Fotoğraf / Haber / DE TE FABULA NARRATUR ya da BABAMIN HİKAYESİ ya da HER ŞEY HAKKINDA BİR ŞEYLER

Bilgiler

  • Ekleyen: Umur Ayaz
  • Tarih:
  • Görüntülenme: 0 adet

"Ayakta kalmaktır her şey"

Yürümek, başı ve sonu her şeyin. Yola çıkıyor insanlar, yürüyor, ilerliyorlar; molaları, varış noktaları var. İstanbula'a gideceğim diyor kalkıp köyünden, İstanbul'a geldim diyor. Polonya'ya gitmeliyim eğitim için diyor kalkıp gidiyor. Oysa vardığın yerde bitmiyor yol. Yaşam, bir yol değildir örneğin, en azından seninki veya benimki. Yaşamlarımız; asfaltlar devşirmek istediğimiz patikalar, geçmiş ve geleceğin olmadığı kocaman bir şimdide yaşamlarımız büyük bir yolu işaret eden ince tabelalar. Bunu farkettiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayabilirsin elbet ya da yürümeye başlarsın, her zaman yürüdüğünü ve yürümek zorunda olduğunu bilerek. Yürümek, kent sokaklarında, kedilerin, çöpçülerin, sokak çocuklarının üzerinden atlayarak geçtiği ayak izlerim. Ürkmüş bir nesiliz, 6. filoyu kovalayacak gücümüz yok, telefonlarımızı şarjda tutmamız gerekiyor, ödev yapmamız, insanlarla iyi geçinmemiz lazım, gene de bazen bir kaç slogan atar ve yorucu olmayan yürüyüşler yaparız. Ailem, pazar günleri TRT'de klasik müzik dinlediklerini söyler, ne yüce bir asalet. Devlet kanalında son ses pazar konserleri. Yabancı dil öğrenmemiz için atılmış bunca büyük adım; kalitesiz ders kitapları, şimdi ingilizce kendinizi tanıtın, çok güzel, very well. Bazen -hangi dağda yürümektedir- şuan hatırlamadığım ana dilimi düşünürüm. Kurak vadilerde yeşermeye çalışan kırık bir fide. Bazen ana dilde özgürlük diyorum, bunu Türkçe söylüyorum. Küçükken on iki imamların adını babaannemle ezberlemiştik, sonra ben daha fazla isim ezberlemek zorunda kaldım, müthiş ecdatın benim mütevazi ecdatımı çukurlara doldurduğunu öğrenince, isimlerini ezberlemek zorunda kaldım, sonra Dersim vardı, Madımak, Maraş... Suruç, Ankara, Silvan... Yürüyorum. Kentin gri mimarisi, kanımda beton kütlesi olarak ilerliyor, saçlarımdaki tozu silkeliyorum. Sovyetlerde bir kızla tanışır erkek. Birbirilerini görür görmez mutlu olmuşlardır. Kızın evine gidip geceyi geçirirler. Sabah olduğunda erkek, bir sürpriz yapmalıdır. Kahvaltılık için alışverişe çıkar. Döndüğünde ellerinde poşetler, bakar, bakar... Bütün binalar birbirinin aynıdır, kızın evini bulamaz. Hikaye, bir bulamama hikayesidir, böyleleri en güzelleridir zaten, aradığını bulan kahramanlar en merhametli tabirle sıkıcıdır. Hem bu, tanıdığım herkese bir yolunu bulup anlattığım bir hikayedir, o sebeple sana da anlattım. Şimdiyse adımlarım hızlanıyor. Görmesi, duyması, konuşması yasaklanan insanlar yürümeye nasıl devam ediyor? Yüreklerini mi kullanıyorlar, bilmiyorum, konteynırın yanında üç kedi var, ürkmüşler, kuyruklarını sağa sola sağa sola sallıyorlar, kokularını alabiliyorum. Dağlarımda inceden bir barut kokusu geçiyor şuan. Dağlarım... Benim dağlarım? İşte ne zaman bu sahiplikle alakalı kelimeleri tutup koysam bir yere, soğuk bir rüzgar gözlerimden geçiyor. Benim dağlarım, kentim, köyüm yok. Bana ait tek bir kaya parçası yok yeryüzü üstünde. Sürgünüm, dedemden bu yana sürgünüm. Bir sürgünün kimliği olur mu? Resmi işlerde bana verilen bu kimliği kullanıyorum, tanımadığım bu ismi. Tanımadığım bir vücudu kullanmama benziyor bu. Yürüyorum. Nereye gitsem oralı olmadığım anlaşılıyor. Olmayan bir benle tanışıyor herkes, tanımadığım gözlerle bakıyorum, tanımadığım bir sesim var. Çocukluğumdan bu yana bana ait olanı aradığımı sanardım, kaybolmuş bir şeyi. Şimdiyse bana ait olduğunu iddia eden her şeyi kaybetmekle meşgulüm. Tam olarak işte bütün bunları düşünerek yürüyordum, sadece yürümek. Her şeye rağmen ayaktayım, şimdilik bu kadarı yeter. Rilke'nin dediği gibi; “Zaferlerden söz eden kim? Ayakta kalmaktır her şey. ”

- İşte bunları diyorum baba, böyle bir şeyler... Sen nasılsın?
- Diyarbakır'a geçmek üzereyim, uyuyacağım bir yer bulsam. Sekiz saattir yoldayım.
- Ne zaman dönüyorsun?
- Bir hafta on günü bulur. Geleyim iki üç gün kalıp geri çıkacağım zaten. İşler yoğun.
- Kendine dikkat et.

"Bir insanı sevmekle başlar her şey"

Babam, elleri yüksek bir apartmanı sarabilir, sallayabilir kentleri. Bazen telefonda dinliyorum da sokaklar, kentler bayıltabilir ses tonu. Yürüdüğüm sokakları. Hem müthiş bir adam, saçları da asla dökülmez.Burası mühim, Sait Faik diyor ki; “Bir insanı sevmekle başlar her şey. ” Ben babamı ilk kez sevdiğimde, başladı ve bitti her şey. Bir daha kimse toparlanamadı. Babam genelde insanları seviyor, onlar için üzülüyor, annemi sevdiğine de inanıyorum. Hem beni de seviyor sanırım. İnsanların babasıyla olan uğraşları, ondan öğrendikleri... Babam bana bir şey öğretmedi ya da bildiğim her şeyi o öğretti. Yirmi yaşıma geldim, saçlarım beyazladı, babamı yirmi yılda toplasam tamı tamına otuz ay ancak görmüşümdür, saçlarım dökülüyor. Babam doğumuma gelmedi. Babamla doğumgünü kutlamadık. Bütün bunlar yetmezmiş gibi son üç dört yıldır bir araya geldiğimizde aramıza kocaman bir memleket giriyor, kocaman bir memleketi kurtarmak için yeryüzü sınırlarını ince usturalarla parçalıyoruz. Parçalardan evsizlere ev, açlara aş, fakirlere faizsiz nakit devşiriyoruz. İktidar olan siyasi partileri yerle bir ediyoruz, yetmiyor muhalefet partilerini halının altına süpürüyor annem, politikayı sevmiyoruz fakat biz politik insanlarız. Bu genelgeçer bir kural. Orhan Kemal seviyor babam, Yaşar Kemal'i de, elbet Nazım Hikmet'i, Ahmed Arif'i ve klasikler, en çok Dostoyevski, benim gibi. Odama geldi bir gün. George Orwell'in 1984'ü masadaydı.

- Bu kitabı alıyorum, ne anlatıyor?
- Kapitalizm eleştirisi gibi, ama asıl olarak bir komünizm distopyasından bahsediyor, eleştirdiği komünizm.
- Boşver bunu, ne o? Kafka mı? Ver onu okuyayım.

Küçüktüm, yatağa koşardım, heyecanlı heyecanlı konuşurdu, kurtlar gelmek üzere, yiyecekler bizi, koş çabuk ol, yanıma gel. Kurtlar beni yiyemedi, güven adıyla sergilenen o kırılamaz müthiş puta, babama yetiştim hep. Hiç şarkı söylerken duymadım onu ama söylese eminim çok güzeldir sesi, onun çizdiği resimleri de görmedim, yazdığı şiirleri ama eminim hepsi çok güzeldi. Babam böyle biridir, onun sol eli her an güneş yerine doğabilir bir sabah uyandığımızda ve bakıp bakıp o ele, kentin üstünde ince bir tabakanın yayıldığını görürüz, renklerle bezeli kırılamaz bir tabakanın. Taksim tarafları, ben daha yokum ortalarda, ben daha Taksim'e hiç gitmemişim, ben daha İstanbul ne bilmiyorum, ağzım, kulaklarım yok. Bir yedek parçacıda çalışıyor gene. Hafiften kenti yoklayan bir akşam. Aceleyle yanına düşüyor biri, '' Tevfik'in dükkanda, saat ona doğru... '' Hazırlanıp çıkıyor, Tevfik'in dükkanda, saat on. Altı kişiler küçük bir ekrana bakan. Bir kişi erketede. Vhs kaset elden ele yanaşıyor ekrana doğru. Yılmaz Güney var ekranda. Gizli bir ayin gibi diyor babam, gülüyor, baskılar, otoriteler, padişahlar, cumhuriyetler, babam hepsine gülüyor. Babam kimsenin bilmediği çok gizli bir şeyi biliyor. Ben de bilmiyorum. O yüzden herkesten güçlü, kimse incitemez onu, gülüyor babam. Kırılmış bir sis yayılıyor kente, ya Diyarbakır ya Hakkari ya da hepsi bizim memleket, otogarda bekliyor. Valizler elinde. Otobüs gelecek. Geliyor da. Böyle otobüslerde geçiyor ömrün yarısından çoğu. Aktarmalarla, kimlik kontrolleriyle, uzun yollarla, kuvvetli memleketlerle. Hala da değişen bir şey yok. Ömrü yollarda akan kıvrıla kıvrıla akan uzun bir ırmak babamın. Bazen o ırmakta dirilmek isterdim tekrar ve tekrar her gece uyumadan. Ama babamı doğuran o ırmak, başkasına izin vermez, bana bile. Her şeye rağmen nice ırmakların karşısında siper olabilir bedenim, babamı çekip almak onu kızıl bir uçurtma yapıp göğe salmak örneğin, hayır, babam her şeyi yapabilir elbet ama savrulmaktansa tekrar evin ortasında göğe uzayan koca bir çınar olması yeğdir ırmaklardan uçurtmaya evrilmesine.

- Ne de olsa baba, Sait Faik diyor ki...
- Ne diyor Sait Faik?
- Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

"Şey şey şey ve şeylerden"

Babam, hiç Edip Cansever okumamıştır sanıyorum. Babam benim şiirlerimi de okumuyor pek, aslında okuyor da sonra soruyor gülerek, ne anlatmışım ben o şiirde. Bilmem, Edip Cansever kadar büyük bir şair olabilseydim verecek bir cevabım da olurdu. Hem ben Ahmet abiye değil, babama derdim '' Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir. '' diye. Ben bunu söyleyince gülerdi babam, bir halk gülüyormuş gibi. Hiç Edip Cansever okumamıştır sanıyorum ama okusa bu dize için yüreğinden bir parça kıvılcım çıkarır, bırakırdı masaya, masa da masaydı ha, bana mısın demezdi. Babam o masada postacı şapkalarıyla evimize giren alfabeyi dilimlemişti, bana yeni kelimeler soymuştu, düşünüyorum da babam beni sevmişti. Hala da seviyor. Bu, dünyada hala güzel şeyler olabileceğine dair bir işaret. Şimdi, bütün şey şey şey ve şeylerden bize kalan son bir kaç sözle beraber bana kalansa babama yıllardır sormak istediğim -dedemin en sevdiği türküden- tek bir soru; Baba ben derviş miyem, hırkamı giymiş miyem? Cevap vermese de olur elbet, bakmasa da, o hiçbir zaman göremediğim uzak yolların bir göçebesi sadece. Hani Horace, Satirler kitabında "neden gülüyorsun ki; anlatılan senin hikayen" ( quid rides de te fabula narratur) diyor ya, işte bu babamın hikayesi, elbet benim de ve ayrıca geriye kalan her şeyin de. O yüzden sadece babamdan bahsedemezdim bu metni yazarken, kendimden, halkımdan, memleketten, yürümekten, şiirlerden bahsetmek zorundaydım. Çünkü bunların hepsini taşıyan bir sırtı var babamın, bunların hepsi onun için var. Sözün kısası demem o ki; aslında bütün hikayeler, aslında bütün hikayeler, aslında bütün hikayeler baba, hepsi senin hikayen.

İlişkili Fotoğraflar