Fotoğraf / Belgesel / Kavga Dövüş Hayat

Bilgiler

  • Ekleyen: Umur Ayaz
  • Tarih:
  • Görüntülenme: 0 adet

Ankara'nın sert iklimini yumuşatan sıcak bir güneş var gökyüzünde... Gecesi gündüzüne hiç benzemeyen bu şehirde, günün son sıcak saatlerini Fadime Deniz ile buluşmaya ayırdım. Fadime zaman zaman canlı müzik yapan bir hemşire. Bülbül Deresi'nde bir arkadaşıyla birlikte kurduğu ikinci el eşya satan da bir dükkanı var. Fadime'yi ilk kez sahnede arapça bir şarkıyı seslendirirken görmüştüm. Şimdi ise oradan buradan topladığı eşyalarla döşeli küçük dükkanını ziyarete gidiyorum.

Akşam serinliğinin inmesine henüz birkaç saat var. Ankara'nın soluk caddelerinden geçip, dalında kış mevsimine inat yeşil kalmış birkaç yaprağı olan bir ağacında bulunduğu dar bir sokağa giriyorum. Bir yanı çok da işlek sayılamayacak olan caddeye, bir yanı da bu dar sokağa açılıyor eskici dükkanının. Ankara renksizdir, solgundur derler; bilirsiniz. Her bir yanına renksiz diyemem Ankara'nın, ancak Fadime'nin rengarenk eskici dükkanı gözüme çarptığı an caddenin geri kalanı elbette ki solgun görünüyor gözüme.

Sokağını tıpkı bugünkü güneş gibi ısıtıyor dükkan. Kapısını aralayıp önce hemen yüzüme çarpan "eski"nin kokusunu içime çekiyorum. Fadime ise beni her zamanki güler yüzü ile karşılıyor. Dağınık, her yere saçılmış eski biblolar, kıyafetler ve kitaplarla dolu dükkan... Az evvel üzerinde çalışıldığı belli olan bir resim, boyalar ve bardaklarla örtülü bir masa tüm bu eski furyasının ortasında dikiliveriyor. Fadime ise kısa dağınık saçları, bol kazağı ve dışardaki soğuğu hatırlatan atkısı ile salaş dükkanının bir parçası... Hal hatır sorup hemen konuya giriyorum.

"Anlat" diyorum, hemşirelik, müzisyenlik, bu eskici dükkanı... Kimdir, nereden gelir, bu 23 yıllık hayatına neler sığdırmıştır...

"Erzurum'da yaşamış imam bir babanın, alkolik oğlunun üç çocuğundan biriyim" diyor Fadime. Kendisi hiç Erzurum'da yaşamamış, Bursa'da doğmuş. Babası annesinin üzerine eve kadın getirince köyde duramamış dedesi:

"Evi tarlayı satıp Bursa'ya taşınmış dedem, bizimkileri de yanına almış," diyor Fadime. İçinde kavga gürültünün eksik olmadığı bir aileye doğmuş ve küçüklüğünde defalarca annesi evi terk etmiş. Annesinin gittiği günlerden birini ise komşusu anlatırmış Fadime'ye:

"Yağmur yağıyormuş o gün, derenin kenarına oturmuşum. Yağmur damlaları, şıp şıp şıp... Bir yandan da 'annem gitti' diye şarkı söylüyormuşum..."

Komşusu da hem sesini beğenmiş hem de bu haline dayanamayıp annesini aramış, dönmesi için ikna etmiş. O günden sonra ise üniversiteye gidene kadar, evin içindeki tüm zorluklarda annesinin yanında durmuş Fadime.

"Annem babamdan çok şiddet gördü. Evin ortasında her gün cinayet işleniyordu. Küçükken karşı koyamıyorsun, mecburen kenarda bekliyorsun."

Okula başladığında babası hapisteymiş, diğer zamanlarda da babasını hiç ayık görmediğini söylüyor Fadime. Bunlardan bahsederken hep gülüyor fakat gözlerindeki hüznü fark etmemek imkânsız. Zaman zaman hayatını konuşmaya ara veriyoruz.

"Şimdi bunları anlatırken gülüyorum, geçti üzüldüğüm zamanlar..." diyor Fadime.

Ailesini, evdeki şiddeti bir kenara bırakıp müziği soruyorum:

"Nasıl başladın müziğe, küçükken de ilgin var mıydı?"

Annesi gittiği zaman, derenin kenarında söylediği şarkının dışında, çocukken hiç şarkı söylememiş Fadime:

"Enstrüman da çalmadım hiç. Sekizinci sınıfta bir öğretmenim dershaneye yazdırmıştı beni. Dönem sonu etkinliği için kim şarkı söylesin diye düşünüyorlardı. Ben kendi kendime şarkı mırıldanırken 'hadi çık sen söyle' dediler, ben de hayır demedim."

"Sahnede gitar da çalıyorsun. Ona nasıl başladın peki?"

Üniversiteyi kazandığı zaman, abisinin bir arkadaşı Fadime'ye kendi gitarını hediye etmiş. Okumak için Ankara'ya gelmeden önce, yaz tatilinde de Fadime gitarla oynamaya, evde şarkı çalıp söylemeye başlamış abisi ve ablasıyla birlikte. Yine hüzünle karışık bir neşeyle anlatıyor:

"Evde eğlendiğimiz zamanlar da oluyordu. Bir gün annem yine dayak yemiş babamdan, her yanı ağrıyor. Tüm mahalle yine bizim evdeki bağırış çağırışla uyanmış akşam, babam bir köşeye sızmış... Abim televizyonu açtı, yabancı bir şarkı çalıyor. Hepimiz televizyona bakıyoruz. Durdu, sesi daha da açtı, durdu, daha da açtı, daha da... Düşünsene, bizim evden gecenin bir vakti bangır bangır müzik sesi geliyor..."

Sahnede türkçenin dışında arapça, farsça şarkılar da söylüyor Fadime. Bu yabancı dilleri nereden bildiğini merak ediyorum. İşin aslı arapça ve farsça bilmezmiş, sözleri duyduğu gibi ezberler, soranlara anlatabilmek için de sözlerin anlamlarına bakarmış...

Hemşirelik mezunu olan Fadime, bu mesleği hiç sevmediğini söylüyor. Onun için müziğin yeri çok başka. Masadaki boyaların sırrını da sonradan öğreniyorum:

"Müzikle tanışmadan önce resimle ilgiliydim. Küçükken okuldan çıktıktan sonra annemi yalnız bırakmamak için eve koşardım, sokakta da hiç oynamadım. Bu arada kendimi rahatlatmak için resim yapmaya başladım."

Sonrası tesadüflerle birlikte müzikle tanışması, üniversite için Ankara'ya gelişi ve burada kendini sahnede bulması...

"Canlı müzik dinlemek için gittiğimiz bir mekanda, şimdi birlikte bu eskici dükkanını işlettiğim arkadaşımla tanıştım. O gitar çalıyordu ama gitarı biraz garip tutuyordu. Tesadüf, konuştuk. Ben de ona söyledim gitarı değişik tuttuğunu. Muhabbet oldu, bana parçalar söyledi onlara çalıştım. Zaman zaman birlikte çaldık ama sahnede değil. Bir gün mekanın sahibi bana geldi, 'Yarın sahneye çıkıyorsun' dedi, öyle başladı her şey."

Yakın bir zamanda da sahne arkadaşıyla birlikte bu dükkanı açmışlar. İçinde ikisinin de geçmişten kalan eşyaları, kendi tasarladıkları çantalar, başka eskicilerden topladıkları değişik nesneler var. Bursa'da geçirdiği zor zamanları, çocukluğunu geride bırakıp kendine yeni bir hayat kurmuş Fadime.

"Burada, bu dükkanda mutluyum." diyor, hemşirelik işini kafasını toparladığı bir vakit düşünmek istiyor. Müzik ise hep hayatında, yanında yöresinde olacak. Tıpkı Bursa'da bir evin içinde yaşananları yüksek sesiyle silip geçmeye çalıştığı gibi müzik, Fadime'nin gözlerindeki hüznü de gizlemeye çalışacaktır...

İlişkili Fotoğraflar